21 Şubat 2009 Cumartesi

Öteki Türkiye'nin Kadınları




Uzun zamandır görüşemediğim psikiyatr kuzenimi çalıştığı eğitim merkezinde ziyaret etmiş olmasam biraz sonra anlatacağım kadınları ve onların çocuklarını tanıyamayacaktım.

Kadınlardan bir tanesi, ben eğitim merkezinin bekleme salonunda kuzenimi bekleyerek vakit geçirmeye çalışırken içeriye kucağında çocuğu ile birlikte girmişti.

Üç yaşlarında bir kız çocuğuydu. Kolları ve bacaklarında hiç hareket yoktu, gözleri sabit bir şekilde yukarıya doğru bakıyordu.

Anne, otuzlu yaşlarının başındaydı. Küçük kızın görüntüsü o kadar acı vericiydi ki, kıza bakmaktan annesinin gözlerindeki hüznü çok geç fark ettim.

Anne, salondaki koltuklardan birine oturdu, kızını kucağına yatırdı çünkü kız oturamıyordu.
Annesinin kucağında dalları kırılmış bir fidan gibiydi.

Bir süre sonra anne ile sohbete başladık.

Anne anlattıkça ben göz yaşlarımı saklayacak yer aradım. Tahmin ettiğim gibi anne 32 yaşındaydı, kucağındaki kız ikinci çocuğuydu.

İlk çocuğunun hiç bir problemi yoktu, üç yaşındaki kızının problemi ise doğuştan omuriliğinin olmamasıydı.

Bunları alışmış, hatta durumunu kanıksamış bir şekilde anlatıyordu.

İkinci bebeğine hamile kaldığında kocasını işten çıkartmışlar, O da hamileyken hiç doktora gidememiş, hatta nerede doğum yapacağını bile bilememiş.

Son anlarda komşularının yardımı ile bir hastanede doğurmuş bebeğini. Doktorlar görür görmez bu çocuk yaşamaz demişler, sonra kadının kocası işe girmiş artık durumları daha iyiymiş, şimdi çocuğa kasları gelişsin diye tedavi uyguluyorlarmış, neyse ki bu tedaviyi kocasının bağlı olduğu bir sosyal güvenlik kurumu karşılıyormuş.

Söyleyecek hiç bir söz bulamamıştım. Üzüntümü nasıl gizleyeceğimi bilemiyordum, tam da bu sırada, yine çocuklarının tedavisi için gelmiş iki annenin konuşmalarına tanık oldum.
Duyduklarım karşısında, az önceki üzüntüm şaşkınlığa ve kızgınlığa dönüşmüştü.

Annelerden birinin down sendromlu oğlu vardı. Kadın hastalığın adını bile telaffuz edemiyordu ve yanındaki kadına, - “ Buradan bir çare bulamayız biz. Bir arkadaşım söz etti, falan şehirde bir hoca varmış oraya götüreceğim ben çocuğu “ diyordu.
Diğer kadın da ötekini destekliyordu. Hatta o da sara hastası kızını hocaya okutmak istiyordu.

Üzüntümden ve şaşkınlığımdan ne söyleyeceğimi bilemedim.
Bir süre sonra kuzenim odasından çıktı, yanıma geldi, kucaklaştık, “ Rengin solmuş senin, çok mu yorgunsun ?” diye sordu.

O’na gülümsemeye çalıştım. Anneler ve çocuklarını bekleme salonunda bıraktım ve kuzenimin odasına geçtik. Birer Türk Kahvesi söyledik kendimize. Kahvemizi içerken bekleme salonunda tanıdığım kadınları anlattım O’na.

“Normal değil mi? ” sence dedi.

“Biz artık fakirliğin ve cehaletin yönetildiği bir ülkede yaşıyoruz ve ne yazık ki bu ikisini yönetmek yok etmekten daha kolay. Böyle olduğu sürece hamileyken doktora gidemeyen ve sonra umudunu farklı yerlerde arayan çok kadın olacak. “ diyerek ekledi.

Gün bitiminde o kısacık sürede tanıdığım kadınların etkisinde kalarak döndüm eve.

Sahi ne zaman bu hale gelmiştik biz?

Daha da kötüsü nereye gidiyorduk?

O kadınlar kimdi?

Öteki Türkiye’nin kadınları mı?

fotoğraf : www.deviantart.com



13 yorum:

Aydan Atlayan Kedi dedi ki...

“Biz artık fakirliğin ve cehaletin yönetildiği bir ülkede yaşıyoruz ve ne yazık ki bu ikisini yönetmek yok etmekten daha kolay." Ne kadar da haklı. Ne yazık ki çok ama çok haklı. Bu ikisinden kurtulmadıkça daha çok dertler açılacak başımıza. Belki artık "nereye gidiyoruz?" diye değil "neden hiç bir yere gidemiyoruz?" sorusunu sorar olacağız.

Muhabbet Çiçeğim dedi ki...

Çok etkilendim gerçekten. Neleri var diyorum hep. Şükretmek lazım ki ben herzaman şükrederim halime.
Sevgiler canım.

özlem dedi ki...

@ En kötüsü geriye gitmektir. Tam da bu süreçteyiz Fulya'cığım. Dilerim yüzümüz yine aydınlığa döner en kısa sürede.Sevgilerimle...
@ Çaresiz olmak, eğitimsizlik ve fakirlikle birleşince böyle görüntüler çıkıyor ortaya. Ben den de sevgiler...

efsa dedi ki...

yahu ben anlamıyorum. Ben 6 sene once hamleyken her mahhaleye baak nasağlıkocakları bile konrtole çeğırıyorlardı. sonra bebegimizzle gitmeye başladık. Kadınlar ayda bir kapı kapı geziyorlardı. Bu nasıl oluyor da bunun kapısını 9 ay boyunca çalan olmuyor. Sonuçta devlet dogum için bile cok fazla para almıyor. Tamamen cehalet. O komşulardan hiçbiri diyemedi mi en azından sağlık ocaklarına git tatlil yaptır diye. En azından durumu anlatır sevk ettirirdi kendini.

özlem dedi ki...

Yok işte Efsa anlamıyorum ben.
Duyunca ürperdim. Bir de o çocuğun halini görsen, bitkisel hayatta gibi.
" Ne bileyim diyor bana, ilkine bir şey olmadı buna da olmaz dedim" diyor bakar mısın cahilliğe?
Öbürleri de down sendromlu çocuğu hocaya götürmeye kalkıyor. Var mı böyle bir şey ya? Var demek ki acı olan da bu zaten.
Sevgilerimle...

Turkuaz Deniz dedi ki...

Ozlem' cigim,
Ben nedense artik sade oraya has bir seymis gibi bakmiyorum bu cehalet isine. Inan ki burada da var! Gecen sene yasadigimiz sitede, bir evin garaj kapisi sonuna dek acikti. Duvarda kocaman bir bayrak, mangal, iki yetiskin insan ve bir kucuk cocuk vardi. Daha dogrusu kadin olani yetiskinlerden hamileydi ve hatta denebilir ki karni burnundaydi... Kucuk cocuk kucuktu, yeni ayaklanmis gibiydi. Yetiskin adamin elindeki biradan karni burnunda olan kadinin elinde de vardi...
Cehalet, her yerde ayni; ne eksik ne fazla. Tek sorun imkan meselesi, imkanlar farkli. Cehalet olduktan sonra imkan olmus ne yazar! Al sana imkan! Bu kadin bagli oldugu (ki burada oyle, her hristiyan -cemaat demek dogru mu bilmem, terminolojisini bilmiyorum- cemaatin sonsuz imkanlari var. Dese ki ihtiyaci olan bir kadin, evli dahi olmasa o kilise dogum vs. tum masraflarini karsilayabilir. Karsilasa ne olacak! Elinde birayla gordukten sonra, goremedigim kismini sen dusun. Din-dil-irk farketmiyor, cehalet tek sorun!

özlem dedi ki...

Yeni dünya düzeni bunun üzerine kurulu Neşe'ciğim.
Senin anlattıklarını ben şaşkınlıkla izliyorum zaten.(Hani bir de havuz da müzik dinleyen bir adam vardı hatırlar mısın?)
Ne kötü bir dünya bekliyor bizi ve gelecekte çocuklarımızı.

beenmaya dedi ki...

o kadınlardan hatta çok daha kötü durumda olanlardan o kadar çok var ki...ve asıl türkiye o kadınlarımızın olduğu yerler aslında...

Maviye Yolculuk dedi ki...

Maalesef göz ardı edilen yaşamlardan sadece birkaçı bu kadınlar ve çocukları.Benim hayrete düştüğüm şey omuriliği olmayan bir insan nasıl yaşar, nasıl devam ettirecek hayatını. YÜrüyebilecek mi ya da ne bileyim? Bilgi edindin mi bu konuda?Çok merak ettim şimdi ben :(

Nily dedi ki...

çoğu zaman varlıklarından bihaber yaşıyoruz. ne acılar ve ne sıkıntılar çekiliyor oysa ki..
Maviye Yolculuğun merak ettin ettiğini merak ettim bende, hatta aklım almadı. nasıl bir hayat bekliyor şimdi çocuğu ya da bekliyor mu?

Funda dedi ki...

İçim acıdı resmen. Bunun suçlusu kim hiç birimiz bilmiyoruz. Her yerde bu gözlerle karşılaşmak mümkün artık günümüz dünyasından :(
Yazık ki herşeyi iyiye gideceğine kötü ye gidiyor.

özlem dedi ki...

@ Beenmaya, Çok haklısın. Durup düşünmek lazım.
@ Nily; Ben de merak etmiştim Niliy'ciğim. Bu çocuklar en fazla 14 yaşlarına kadar yaşayabiliyorlarmış o da bitkisel hayat şeklinde. Yürüme, yemek yeme, konuşma fonksiyonları falan yok. Sadece aldığı eğitim o koşullardaki yaşamını biraz daha kaliteli kılmak adına.
@ Nily'ye yazdığım gibi en fazla 14 yıl yaşayabiliyorlarmış,Hande'ciğim, aldıkları eğitim de bu koşullar içinde yaşam kalitelerini biraz arttırıyormuş.Çocuğu o halde görmek çok üzücü, annenin acısnıa tanık olmak daha da beter. Eve geldiğimde sımsıkı sarılmıştım oğluma.
@ Ne yazık ki öyle Funda'cığım, ne yazık ki kötüye gidiş süreci çok hızlandı.

ramazan dedi ki...

Atatürk,Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra yanındakilere;"asıl büyük savaş şimdi başlıyor,cehaletle savaşacağız,bu cephedeki savaştan daha çetin"demiş.Öğretmenleri en seçkin öğrencilerden seçip,maaşlarını da milletvekili maaşlarına yakın olarak belirlemiş.Ama Büyük Ata bu dünyadan ayrılınca,bu görüş te orada kalmış maalesef.Başka nasıl olabilirdi ki,okyanus ötesinden şeyhlerin,şıhların yönetti ülkede.
:(
Anlatılacak çok şey var da yer dar.
Yazınızda çok çarpıcı bir tespit yapmışsınız.
Kutlarım.