3 Nisan 2017 Pazartesi

NİSANA GÜZELLEME

Mart ayını sevmem. Nedenini de şöyle açıklayabilirim;

baharın ilk ayıdır ama kışın izlerini taşır,

gitmesine yakın da kocakarı soğukları ile altın vuruşunu yapar öyle gider,

haa bir de çok uzun bulurum Mart ayını bitmek bilmez,

vergi ayıdır. Babam "Mart ayı dert ayı derdi " bunların  etkisinde kalmış olabilirim.

Oysa nisan denince yüreğim kıpır kıpır olur.

Doğanın canlanışını izlemeye doyamam.

Hele Antalya turunç ve portakal ağaçlarının çiçeklenmesiyle  hem bembeyaz bir görünüme kavuşur hem de mis gibi kokar ve böylece nisan mart ayının üzerimde bıraktığı tüm kasveti siler süpürür.

Bu yıl da böyle oldu.

Henüz nisanın 3. günü olmasına rağmen bahar havasına girdim bile.

Bugünlerde özellikle annemden sonra daha iyi hissediyorum kendimi.

Bir kere daha eminim ki ben bahara aitim bahar da bana .

Yüreğimde bahar tomurcukları açtırıyorsa nisan; e daha ne isterim hayattan?

21 Mart 2017 Salı

TATLI ÇARŞAMBA


Size bir sır vereyim; mi ?

 Ben 30 yıllık iş hayatım boyunca hiç  pazartesi sendromu yaşamadım.

Çünkü pazartesi gününe gelene kadar; "arife günü bile  çalışma sendromu", "yılbaşı gecesinin ertesi günü öğleden sonra çalışma sendromu", "cumartesi günleri ve tüm milli bayramlarda tam gün çalışma sendromu" gibi miniş sendromlarım oldu benim. Örnekleri daha da çoğaltabilirim.
Misal 23 nisan veya 19 Mayıs tatillerini fırsat bilip kısa süre de olsa bir yerlere kaçanları acayip kıskanırdım. 

Hal böyle olunca pazartesi günü ile barış imzalamaktan ve uygulamaktan başka şansım olmadı.

Fakat nedense haftanın günleri içinde çarşamba gününü tüm çalışma hayatım boyunca çok sevdim. Bu yıl çalışmıyorum, halen de en sevdiğim gün çarşamba.

Neden olabilir?  Cevabını bulamadım.

Hafta ortası olduğu için mi?
Tek tatil günüm olan pazar gününe 3 gün kalması yüzünden mi?

Bilmiyorum ...

Çarşamba günü en sevdiğim günlerden biri oldu daima.
Kendimi çarşamba günleri daha enerjik, daha dinamik hissettim hep.
Tuhaf olan da bu çarşamba sevgimin halen devam etmesi.
 Yarın çarşamba ya seviniyorum gizli gizli ...
Hele bir de bahar geldi, doğa canlanıyor, arpa çiçeklerinin kokusu genzimi yakıyor.
E daha ne isterim yaşadığım her ana şükretmekten başka ?

Tatlı çarşamba dilerim hep tatlı kalırsın hayatımda .☺☺

15 Mart 2017 Çarşamba

LİMON ANTLAŞMASI

Bizim ailenin kadınları arasında gelenekti illa ki ve mutlaka ikinci çaylarını limonlu içmek. 
Neden ikinci bardağı limonlu istediler inanin hiç aklıma sormak gelmemiş. 
Çocukluğumdan hatırladığım ikinci bardak çaylarına oflaya puflaya dolaptan limon çıkarır minicik keser çayın içine atıp servis yapmamdır.  Çünkü ben hiç limon sevmezdim.
Sonra Antalya 'da yaşamaya başladım.  Narenciyenin kucağına düştüm yani.  Ama limonla ilişkim hep mesafeli oldu.
O minik ekşi şeyle yıldızım barışamadı bir türlü.
Hiç unutmam bir arkadaşım vardı.  Yediği her yemeğe limon sıkardı.  Pilavı bile limonla yerdi . Çok yadırgardım onu. O zamanlar yirmili yaşlarımın başındaydım. 
Şimdi elliye merdiven dayadığım şu günlerde limonla ciddi bir barış anlaşması imzaladım. 
Aklınıza gelen bütün bitki Çaylarımı yeşil çay beyaz çay siyah çay ne olursa hep limonla içiyorum. Pilavin üzerine değil belki ama bütün çorbalarıma da limon sıkıyorum mutlaka.  Günlük içtiğim suyun içinde iki dilim limon oluyor illa ki.
Sokaklarda limon ağaçlarını gördükçe mutlu oluyorum. 
Bu şehri limon, portakal ve turunç ağaçlarından ötürü daha da çok seviyorum. 

Size bir sır vereyim . Bu yıl grip olmadım.
Ya yaşlanıyor ve bizim aile kadınları gibi olup geleneğe uyuyorum ya da damak tadım değişti.
Bildiğimse limonla yaptığım anlaşmadan pek bir memnunum. ☺


21 Şubat 2017 Salı

ÇOCUKLUK APARTMANLARIM







Annemin bana hamile kalmasıyla babamın Çanakkale 'den İstanbul'a tayini eş zamana denk gelmeseymiş eminim ki ben
Çanakkale'de doğup oralarda büyürdüm çünkü Çanakkale  sevdası bizim ailede çok özeldir . 

Neyse Çanakkale ayrı bir yazı konusu olsun.  
Gelelim İstanbul 'a. 




1967' nin sonunda Moda 'da oturmaya karar vermiş bizimkiler. 

Moda o zamanlar apartmanların yeni yeni yükselmeye başladığı ahşap cumbalı eski evlerin olduğu bir semt olduğu için bizimkilerin ilk yerleştiği ev de böyle bir ev olmuş ve ben bu eve doğmuşum.

Derken koskoca evi ısıtmak zor olduğundan; e bir de minik bebekleri olduğundan 1 artı 1'in de yarısı gibi bir eve taşınmışlar.

Bu taşındığımız ev bir apartmanın en üst katıydı ve adeta yedi cücelerin sığabileceği  büyüklükteydi. Pamuk Prenses sığmaz o derece yani. ☺
İşte Moda 'da Akasya Apartmanı 'nın en üst katındaki bu minik dairede  çocukluğumun ilk dört yılı geçti.

Alt kat komşularımız yaşlı Rum bir karı kocaydı.  Hiç çocuk sahibi olmadıkları için beni çok severlerdi. 
Annemin işi olduğunda bana anneanne ve dede şefkati ile bakar ; evlerinde konuk ederlerdi. 

O evde kocaman bir telli müzik aleti vardı çok ilgimi çekerdi.  Yıllar sonra bunun ut olduğunu anlayacaktım ve bazı günler o evden gelen müzik sesinin Rum dedenin udundan yükselen nağmeler olduğunu hatırlayacaktım.

Dört yaşımdan sonra babamın ordu yardımlaşma kredisi kullanarak satın aldığı evimize geçtik.
Bu evde  de ilkokul ortaokul ve lise yıllarım geçti.

Mahalle arkadaşlarım , komşularımız, annemin apartman günleri, apartmanın arka bahçesinde beslediğimiz kediler; ( eve kedi sokmak annemin ciddi ültimatomu  ile yasaktı zira ) her biri halen aklımdadır .

Yıllar sonra babam Antalya 'ya yerleşme kararı aldı ve bana göre hayatının en büyük hatasını yaparak o kredi ile bin bir zorlukla  aldığı evimizi tek başına kız kardeşimin üzerine verdi.


 Sonra ne mi oldu? O ev satıldı şimdi her şey tarih oldu anı oldu. ...

Yukarıdaki fotoğraflar  geçen yıl İstanbul 'a gittiğimde çektiğim Akasya Apartmanı 'nın şimdiki hali ve Moda'daki evimizin bu kış İstanbul karlar altında kaldığında oradaki arkadaşlarımdan birinin bana gönderdiği fotoğraf ...
...




11 Şubat 2017 Cumartesi

ÖRMENİN DAYANILMAZ MUTLULUĞU

Ortaokulda ev ekonomisi dersimiz vardı. 
Yaşı benim gibi kırklarin sonunda olanlar bilir.
Ben o dersin dikiş kısımlarını hiç sevmezdim. Hiç unutmam; öğretmen bize bebek zıbını diktirmiş ve kesinlikle anneleriniz yardım etmeyecek demişti.
O zıbını dikerken ağladığımı hatırlıyorum.
Dikişle aram o kadar kötüdür yani. Ama iş örgüye gelince durum tamamen farklı. 
Sekiz yaşımdan beri hep birseyler örerim ben.  Bebeklerime minik elbiseler, elbezleri falan filan.

Bu yıl evdeyim. Çalışmıyorum ya  bir şeyler üretmem lazım.  Önce bere ve  boyunlukla işe başladım.  Sonra parmaksız eldivenlerle devam ettim.
Annemi kaybetmeden önce üzerinde çiçekler olan bir yün almıştım.
Annemden sonra amaçsızca onu örmeye başladım.  Yüz ilmek attım kenarlarına lastik yaptım dümdüz ördüm  ördüm.
Ne olacağına kara vermedim hatta örmeyi de  abarttım. Uzunca bir şey oldu. Ben de onu lastik kısımlarından birleştirip diktim.  Kol için de kenardan birleştirdim.  Evde iki de düğme buldum.  Hırka gibi panço gibi bir şey oldu.

Nasıl olduğu güzel veya  çirkin  olmasi hiç önemli değil; annemin gidişinden 40 gün sonra kendime ait   birşey  yaptığım için sevindim, mutlu oldum. 

Örgünün böyle de bir özelliği var .
Bir çeşit terapi.
E o zaman kış bitmeden örmeye devam.  ☺☺☺







 


22 Ocak 2017 Pazar

TBT 'NİN DİBİ ...

Çok ufağım o zamanlar. Kemoş Abinin sünnet düğünü.  Dedeman iş arkadaşı ve komşularının oğlu.  Neriman Teyze ve Hilmi Amcalarını  ( ananemve dedem )pek severlerdi.  Hayal meyal hatırlıyorum bu düğünü.

Solda ayakta duran teyzem.  Sağda çömelen annem.  Beyaz saçlı dedem.  Başörtülü anneannem.
Annemin arkasında babam ve eniştem.

Öndeki beyaz elbiseli kız ablam.  Aslında teyzem  büyük kızı ama ben dahil arkasından gelen diğer beş toruna öyle bir ablalık yaptı ki;  bütün kuzenlerin ve hepimizin ablası o.En çalıskanımızdı.
Şimdi profesör oldu . Kendi alanında anabilim  dalı başkanı. 

Dedim ya bu düğünü hayal meyal hatırlıyorum.  Hatırladıklarımdan biri de annem ve teyzemin elbiselerini kendilerinin diktikleri. Her taraf iğne iplik dikiş makinesinin tıkır tıkır sesi. Bu arada ben dikişten hiç anlamam . Ne anneme teyzeme benzememişim yani.

Yıllar ne çabuk geçti . Her şey ne çabuk anıya dönüştü anlayamıyorum. 
Şimdi annemi kaybettim ya sosyal medyada tbt dedikleri nostalji kokan fotoğrafları bol bol paylaşırım artık.  Bu da benim acımı hafifletme yolum.

Adını hatırlamadığım şairin dediği gibi " Anılarımızla güçlüyüz artık.  "






6 Ocak 2017 Cuma

KIRK DOKUZ




O zaman da şimdiki gibi, çok soğukmuş İstanbul.

Öyle soğukmuş ki anneannem hastaneden eve gide gele zatürre olmuş.
Ciddi bir kar fırtınası varmış.

Babam Zeynep Kamil'den eve dönmek isterken Kadıköy'e vasıta bulamamış.
Tam o sırada tesadüf bu ya donanma komutanının arabası durmuş önünde.
Askeri kıyafeti olmasa hali perişanmış  öyle anlatırdı.

Donanma komutanı  babamı hemen arabaya almış; "ne işin var bu soğukta oğlum " demiş; o da gururla"baba oldum hastaneden geliyorum kumandanım " diye cevap vermiş.
 Bir daha da böyle soğuk olmadı İstanbul'da derdi.

Ölene kadar tam 46 yıl; her yıl takvimler 6. Ocak'ı gösterdiğinde bu hikayeyi anlatırdı; yaşasaydı eminim  yine anlatırdı.

Şimdi ikisi de yok; çok acelesi varmış gibi annem de gitti iki yıl içinde.

Ben onlara iyi ve hayırlı bir evlat oldum. Tek tesellim bu bugünlerde.

Annemsiz, babamsız buruk bir doğum günü geçirsem de iyi ki geçiyorum bu dünyadan her şeye rağmen.

Kırklı yaşlarımın yaşlısı; ellili yaşlarımın genciyim bu da bir teselli biçimi. :)

E o zaman iyi ki doğdum !!!!
Doğum günüm kutlu olsun :)