10 Ekim 2019 Perşembe

GEÇ ÖĞRENDIM

Kırklı yaşlardan sonraki farkındalıklarım..

Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için.
Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok.

Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim.

Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum.


Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum.

 Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok. Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum.

Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum. Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum.

Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum.

Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum. Abartılar beni sıkıyor.


Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok..
 "Merly Streep"

*****
Canım Marly Streep
Ne güzel yazmış .
Sanki benim duygularım ...
Demek ki yaş aldıkça insanın duyguları bu yönde değişiyor ...
Bugün Gonca Vuslateri ' nin  fotoğrafı eşliğindeki bu cümleyi okuduktan sonra Marly Streep in yazısını görmek hoşuma gitti.
Çünkü yaş aldıkça kendini daha çok seviyor insan.
Kendimizden bir tane daha yok zira ☺️♥️🙋‍♀️

9 Ekim 2019 Çarşamba



yüreğim sızladığı zaman
gece yarılarından sonra, şafaktan önce
bilmediğim bir istasyondan bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma:
uzak
vahşi
karanlık...

gece denizleri gibi bir müzik,
batık gemilerle gece denizleri gibi bir müzik,
çağırıyor, çağırıyor beni durmadan
ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

yüreğim sızladığı zaman
duvarları banka afişli çok eski bir şehrin cumhuriyet caddesinde iki tüfek bir kelepçe,
tüfekler garip garip
kelepçe garip...
öyle beter
öyle çamur
bir yaprak döne yuvarlana,
bir akarsu bata çıka...
koşuyor koşuyor bir kadın kelepçenin ardından
ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

yüreğim sızladığı zaman
bir kara tank çıkıyor bir ağıttan, bir filmden, bir savaş romanından çıkıp yürüyor sevgilerin, özlemlerin üzerinden.
aşkların, oyuncakların, küçük emeklerin, büyük kaygıların üzerinden geçip gidiyor.
su gibi ilerliyor yangın
işliyor kıtlık karanlığı
ölüler birden bire şarkılaşıp
virüsler bakteriler
bütün dilleri birden konuşuyor her şey.
çırpınıyor yerde bir damla kan
ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim
.
yüreğim sızladığı zaman
kör bir çeşme başında kör bir kadın geliyor gözlerimin önüne
bütün iplikleri bütün iğnelere takıyor da
ne iplikler bitiyor, ne de iğneler.
götürülmüş oğluna mı
kaçırılmış kızına mı
geçen günlerine mi
unutmuş neye ağladığını
ağlıyor, aranıyor
aranıyor,
bıkmadan
bilmeden
usanmadan.
ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim
.
yüreğim sızladığı zaman
ciğerlerime çekerken kötülüğü,
ellerimle dokunurken kötülüğe,
ayaklarıma dolaşırken kötülük,
şu taşı şurdan alıp şuraya koymamanın pis bunaltısı geçiriyor tırnaklarını gırtlağıma.
kokuyor iş yerleri
kokuyor günaydınlar.
ne varsa verilmemiş,
alınmamış ne varsa;
edilmemiş söz,
patlamamış öfke,
uyutulmuş ne varsa
ne varsa kokuyor birden bire
ve kayıyor bir şey parmaklarımdan,
ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

yani ben dört mevsime bölerek bu yürek sızısını,
günlere,saatlere bölerek bu yürek sızısını,
sokağım, kentim, vatanım sanarak bu yürek sızısını,
bir yaprağı durmadan işliyorum bu ölümsüz ağaca.
günlere, saatlere bölerek bu yürek sızısını...

-hasan hüseyin korkmazgil-

25 Eylül 2019 Çarşamba

ÇOCUKLAR GİTTİĞİNDE



** Çocuklar bir gün evden giderler…

Bir şekilde, bir nedenle, öyle gerektiği için , öyle olduğu için giderler…
...
Gözlerinde hayata karşı bir heves, omuzlarında ince bir ağırlık, ellerinde uçarı bir telaş.

Kapıyı çekip giderler…

Çocuklar evden gidince, ev de sizden gider biraz,

Sabah kızaran ekmeğin kokusu, ütünün buharı, bir türlü şekle girmeyen saçlar, kapıdan çıkarken aceleyle öpülen yanaklar gider…

Antrede biriken ayakkabılar, teki kaybolan terlikler, yatağın üstündeki elbise yığınları gider.

Saatler sanki bir yerlerde durmuş gibi olur. Hayatınız hasreti kuşanmış mevsimsiz bir ülkeye benzer bir zaman…

Çocuklar evden gidince;

Ansızın yapılan şakalar, vakitsiz istenen sandviçler, pencere önünde beklediğiniz geceler gider...

Artık kapının önündeki ayak seslerini duymazsınız,

Sokaktan geçen simitçiye seslenen kimse yoktur.

Arka odadan yükselen müzik sesi, banyodaki parfüm kokusu, ortasından sıkılmış dişmacunları anılarınızda kalır.

Mutfak masası çoktan unutmuştur sıcacık ve neşeli sohbetleri.

Fırında patatesin tadı eskisi gibi değildir artık,

Kareli yatak örtüsünde izi kalmıştır aşk acısıyla dökülen genç gözyaşlarının…

Çocuklar evden gidince ;

“Annem duymasın”lar, “Babamı idare et”ler “Ben zaten biliyorum”lar, “Beni çocuk muyum?”lar, “Beni anlamıyorsunuz!”lar, “Amma meraklısınız”lar … El ele tutuşup hep birlikte giderler...

Onlar olmadığı zaman da “ben ne giyeceğim”ler “arkadaşımda kalacağım”lar, “arkadaşlarımla çıkıyorum”lar peşi sıra ortalıktan kaybolurlar..

Çocuklar bir gün evden giderler;

Giderken yüreğinizin bir parçasını da yanlarında götürürler…

Onda kalan parçada sizden o kadar çok şey vardır ki,

Onlar bunu bilirler,

Aldıkları her kararda, yaşadıkları her yol ayrımında, her sevinçlerinde ve her acılarında

Fark ederler bu eşsiz bilgiyi,

Yeter ki onların yaşam pınarlarına hayat veren kaynağın suyu berrak, hikmeti bol olsun.

Yeter ki sizden doğup hayatın içine akan bu pınar ırmak olsun, nehir olsun, ve en doğru yönü bulsun...

Evet çocuklar bir gün giderler,

Ama gelecekleri yolu da asla unutmazlar.

İLTER YEŞİLAY

( Görsel, Rus ressam Andrei Popov'un
"Çocuk Büyütmek" adlı eseri...)

** İnternette okuduğum çok beğendiğim bir yazı
Blog sayfamda paylaşmasam olmazdı...

13 Eylül 2019 Cuma

İNANDIGIM MASALLAR



Biz mi çok saftık şimdiki çocuklar
 dünyaya ilk okul mezunu olarak mı geliyor ?

Bu sorunun cevabını hiç bulamayacağım sanırım.

Şimdi ağır ağabey  olan oğlum benim bayıla bayıla dinlediğim masalları hiç sevmezdi mesela.

Hansel ve Gratel' in ormanda yollarını kaybetmemek için arkalarında ekmek kırıntısı
bırakmalarını çok saçma bulmuştu.
" E anne taş bıraksalardı ya ekmek ufaklarını kuşlar yer " demişti.
Kötü cadının çikolatadan evini  de çok acayip bulmuştu, hele Hansel' i pişirmek için fırına koymasından epey rahatsız olduğunu hatırlıyorum. 

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler ' i dinlemedi bile.
Kimmiş bu cüceler?
Neden yedi taneler ?
Neden ormanda yaşıyorlar ?
Prensin ormanda işi ne ? gibi soruları sordukça ben anlatmaktan vazgeçmiştim zaten.

Rapunzel' in uzun saçlarını şatodan aşağı sarkıtmasını da anlayamamıştı çocuk.

Saçları acımaz mı?
Şatodan düşmez mi ?
gibi soruları sorunca ben artık ona benim çocukken bayıla bayıla dinlediğim  masalları anlatmaktan vazgeçmiştim.

Oysa ben  çocukken  mutlu sonla biten masalları severdim.
Belki de şimdiki çocuklar mutlu sonların sadece masallarda olduğunu bizden daha çabuk öğreniyorlar ...

7 Eylül 2019 Cumartesi

NORA

Yıl 1975 İlkokul 2. Sınıftayım .

Okullar açılmış .

Okuma yazma hevesimden ailem beni okula bir yıl erken vermek istemiş.
O zaman devlet okulları yedi yaşını doldurmadan kayıt almadıkları iç in beni Göztepe " de şimdi çoktan tarih olmuş bir özel okula vermişler.

Tatlı bir öğretmenim var. Adı İnanç .
Ne güzel bir isim. Elli yıllık hayatımda bir daha hiç bu isme rastlamadım.
İsmi ile müsemma bir kadın.
Atatürk ilkelerine bağlı, çağdaşlığın yolunun laik eğitimden geçtiğine inanan bir öğretmen .

Okullar açıldıktan iki hafta sonra sınıfımıza bir kız geliyor.
Yaşı bizden epey büyük.
Adı Nora . Rum bir ailenin kızı. Bizden farklı .
Sınıfta sessiz sessiz otururken birden ağlama ve bağırma krizlerine giriyor. Defterini yırtmaya başlıyor .
Çok dikkat etmek lazım ...

İnanç Hanım  bizi o zamanlar öyle güzel eğitmişti ki biz Nora ' yı sınıfca kabullenmiştik.
Veliler de hicbir tepki vermemişti hatırladığım kadarı ile.

 Hani şimdiki herşeyi çok bilen  anneler gibi değildi bizim annelerimiz .

O zamanlar özel eğitim, kaynaştırma sınıfları falan yok henüz. Down sendromu otizm falan da bilinmiyor.
Sadece elimizde insanlığımız vardı.
Veli - çocuk - öğretmen işbirliği içindeydik.

Sonra ben evimize daha yakın diye Moda İlk Okulu ' na geçtim.
Nora ' ya ne oldu öğretmenimiz ne yaptı ?
Hiç bilemedim.

Okullar açılırken bu anım geldi aklıma .
Kırk yıl önce sanki daha güzeldik,  birbirimize daha saygılı ve daha mutluyduk.










26 Ağustos 2019 Pazartesi

TAD ALMAK

“Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Bizi mutlu eden; bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır.”
Montaigne


Ne güzel söylemiş Montaigne ...
Ağustosun son haftası mutlulukla ve güzelliklerin tadına vararak geçsin
Keyif aldığımız insanlarla olalım, keyif alacağımız şeyler yapalım ...

Bedenden çok ruhun tad alması, ruhun keyifli olması değerli ...

 👌🍃📚🍃📖🥰

24 Ağustos 2019 Cumartesi

NAMUS BENİMDİR









Kendisini pazarlamaya çalışan kocasını öldüren Çilem Doğanın tarihi savunması ; .
" Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok, annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş.

Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde.

 Şu adliye koridorlarında yüzüm mor şekilde çok dolaştım koruma kararları için.

Başka bir seçeneğim kalmamıştı.

O ölmese ben ölecektim.

 O size beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı benim patlıcan fazla pişti diye perdeler azıcık kirlendi diye masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti.

Kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti.

 Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var.

 Biraz yan gülmüşüm.

Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti.

Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti.

Siz onu 3-5 yılla yargılayıp namusu kirlendi diye mazur görüp yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama.

Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam."
Kendisini pazarlamaya çalışan kocasını öldüren Çilem Doğanın tarihi savunması ; .
" Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok, annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş.

Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde.

 Şu adliye koridorlarında yüzüm mor şekilde çok dolaştım koruma kararları için.

Başka bir seçeneğim kalmamıştı.

O ölmese ben ölecektim.

 O size beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı benim patlıcan fazla pişti diye perdeler azıcık kirlendi diye masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti.

Kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti.

 Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var.

 Biraz yan gülmüşüm.

Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti.

Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti.

Siz onu 3-5 yılla yargılayıp namusu kirlendi diye mazur görüp yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama.

Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam."
#eminebulut

Alıntıdır...